Recap #101
Zendaya, Carey Mulligan, Jacob Elordi, Martin Margiela, Glenn Martens, Jasa Müller, Meryl Streep
Günaydın,
Bir yıl dört mevsime, mevsimler aylara, aylar da haftalara bölünüyor. Yani her birinin tanımlayıcı bir adı olsa da haftaların yok. Popüler kültürel akışta haftaları, onları tanımlayanlarla ölümsüzleştirebiliyoruz ama…
Mesela geçen haftayı, Zendaya ve Robert Pattinson’ın artık finale ulaşan The Drama promosuyla; Glenn Martens’in Paris’i es geçip Şanghay’a götürdüğü Maison Margiela koleksiyonuyla hatırlıyoruz/hatırlayacağız. Bazıları şanslıysa, haftalık bir krallıktan ziyade ay boyunca gündemde kalabiliyor. Bu hafta aynı zamanda The Devil Wears Prada’nın başlayan basın turunu ve Paper’ın Ayo Edebiri kapağını konuştuk.
Ne dinledim? Kabul edeyim, Raye biraz zorladı ama Robyn albümü her gün hayatımı kurtardı. Bu hafta onu dinlemediyseniz, geçerli sebebiniz neydi?
Neyse, iyi pazarlar!
sahip olmak istediğim üç şey
Yanılmıyorsam, Blazy’nin aksine Jonathan Anderson, Dior’daki her şeyden sorumlu ve fikri olduğu için söz sahibi olmak istiyor. Instagram akışından beauty ürünlerinin paketlenmesine kadar… Dior çatısı altındaki ilk dergisi de yayımlandı ya da yayımlanmak üzere.


Versace’nin Onitsuka Tiger collab’ini gördünüz mü? UGH. Fotoğraflar Frank Lebon’a ait ki sneaker’ları benim gözümde arzu nesnesine çeviren de biraz onun marifeti.
Kapağında Wolfgang Tillmans fotoğrafı olan yeni Fire Island Art kitabı.
bu newsletter mimosa eşliğinde devam eden bir brunch olsaydı, soracağım sorular şunlar olurdu?
Zendaya’nın oyunculuğu! Bazen Euphoria onun one-hit wonder’ı gibi geliyor. Gerçi Challengers’da da yerden yere vurmam ama… The Drama’da da tanıdık mimiklerini izledik. Neyse ne, bu onun scene-stealer, movie star enerjisinde olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Schiaparelli, something blue elbisesi gerçekten drama yaratan bir şölende, ama en az sevdiğim Zendaya look’larından biri oldu bu arada.
The Drama’da drama yaratan olay… Poşe yumurta ve avokado eşliğinde cevaplaması ağır olabilir. Tanıdığım herkesi filmi izlemeye ikna etmeye çalışıyorum ki sorumu sorayım. Peki, ilk date’te sorulur mu? Önümüzdeki maçlarda ona göre davranayım…


Ben şu kitap olayına hâlâ biraz fazla takığım sanırım. Dua Lipa’nın London Literature Festival’inin kürasyonunu üstlenmesinden Dior’un şimdi de kredi kartlığını hard-cover kitaplar gibi tasarlamasına… Karşı gelmiyorum, kitap okumak kitap okumaktır. Su içmek gibi, dizi izlemek gibi, metroya yürürken kulaklıktan müzik dinlemek gibi… Olay neden enstitüleştirildi, yüceltildi? Okuyan herkes okuduğunu anlıyor mu? Bunu da tartışalım.
Potatontis’in content’lerinden bir Top 10 sıralama yapabiliyor muyum?
Umut var…
Dergicilik konusunda ya da yaratıcılık konusunda.
En azından Paper Magazine’in kapağını gördükten sonra bunu düşündüm. Birçok konuda olduğu gibi dergicilik (yani imaj maker’lığın atası diyecek olursak buna şaşırmamak gerekiyor) de fazlasıyla Batı Avrupa ve New York merkezli. Vogue’un özellikle Amerikan edisyonu, on yıllar boyunca kendini bir “tastemaker” olarak konumlandırdı ve kimlerin görünür olacağına karar veren neredeyse tek mecra haline geldi. Bu da doğal olarak, Vogue’un kapağını çekmeyen fotoğrafçıların ana akımda daha az yer bulmasına yol açtı. Aynı durum Harper’s Bazaar ve ELLE gibi diğer büyük yayınlar için de geçerli. “Güvenli” seçimler dergiciliği zamanla biraz fazla öngörülebilir ve hatta sıkıcı hale getirdi. Elbette bağımsız yayınlar da her zaman “woww” dediğimiz işler üretmiyor.
Ancak internet ve sosyal medya burada önemli bir rolde. Biraz araştırdığınızda, aslında “orada” olanı, ama merkezde yer bulamayan üretimleri görmeye başlıyorsunuz. 12 yaşında yeni yeni müzikler keşfetmek gibi. Özellikle hep ayıla bayıla anlattığım Leslie Zhang, Cho Gi-Seok ve Zhong Lin gibi isimler kendi görsel dillerini kurmuş, özgün dünyalar yaratıyorlar. İşlerine baktığınızda direkt imzalarını tanıyabildiğiniz…


Buna rağmen hâlâ neden bu isimlerin sektörde ekolleşmiş fotoğrafçıların yerini alamadığını anlamak (ya da kabul etmek) zor. Elbette, Annie Leibovitz ve Steven Meisel gibi isimlerin taşıdığı prestij ve bazı ünlülerin özellikle bu isimlerle çalışmayı tercih etmesi önemli bir faktör. Ancak bu döngüyü kırabilecek olan yine yayınların kendileri.
Her newsletter’da yine bir şekilde bahsettiğim Elizaveta Porodina ve Szilveszter Makó da görece daha “Avrupa merkezli” olmalarının da etkisiyle Vanity Fair, GQ ve Vogue Italia gibi yayınlarda kapak ve kampanya çekimleri yapabildiler. Burada bahsettiğim tüm fotoğrafçıların ortak noktası, kendilerine ait belirgin bir estetik evren kurmaları. Setleri, karakterleri ve renk kullanımlarıyla bize yeni bir dünya açmaları. Bu yüzden hâlâ Inez & Vinoodh ya da Mert Alas gibi isimlere ısrarla geri dönülmesini anlamak zor diye inat ediyorum.
Geçtiğimiz günlerde bu gruba kolaylıkla dahil edebileceğimiz yeni bir fotoğrafçıyla tanıştım: Jaša Müller. Aslında onu ilk olarak Liu Wen ile çektiği Numéro China kapağında fark ettim. Hemen bir iki gün sonra Ayo Edebiri ile yaptığı Paper Magazine kapağı da “break the internet” anına dönüştü zaten.
Birlikte çalışmaktan büyük keyif aldığım ve arkadaşım Zeynep Özkanca’nın dm’lerine kayıp tekniğini sordum. Müller’in yöntemi oldukça fiziksel. Neticede fotoğrafın baskını alıp boyuyormuş. Tekniğinin diğer bütün fotoğraflardan çok Ayo’nun tamamında Chanel giydiği çekimde kendini daha çok göstermesi de Matthieu’nun kıyafetlerinde yatıyor sanırım. Defilede look’lara uzaktan bakınca normalde tüvit gibi duran, ama yaklaştıkça aslında kare bulmaca gibi yukarıdan aşağıya ya da soldan sağa —Chanel’in websitesine göre “çoklu fiber” iplikler yeni bir yorum/siluet yaratıyordu. Yani Müller de sanki boyama kitabındaki boşlukları dolduran naif bir yerden yaklaşıyor gibi.
Bir de şöyle bir şey var:
What inspires you? Who do you look up to?
Recently I started printing out my images, spraying water on them or just ripping them apart, taping them back together and taking photographs of them again. I really like doing this. It is okay to get inspired by others but don’t copy their work.
Ayrıca; Mako, Porodina ve Müller’in Macar, Sloven ve Rus olmasını da konuşmalıyız bir ara.
Random
Bu hafta yeni Euphoria trailer’ını gördük. Geçen akşam yeniden izlemeye koyuldum. 2019’da yayına giren, herhalde 2018 dolaylarında çekilen yapım pek tabii “bebek” bir cast’ten oluşuyor. Jacob Elordi’nin henüz 🍑göstermekten çekinmediği yıllar. Zendaya’nın karakteri Rue’nun ve diğerlerinin kıyafetlerinin gerçekten dönemi yansıttığı; Jules ve Maddy’nin mikro trendlerin oluşmasına yol açan look’ları…
Decade’in sonunda yayınlanmış olsa da ve ilk sezonu ardından iki buçuk yıl sonra gelen ikincisini (pandemiyle yavaşlayan dünya sebebiyle bu sezonu da 2010’lar gibi ele alıyorum) bir bütün olarak tamamıyla 2010’ların yansıması olarak görüyorum. Sanki o döneme aitmiş, artık devamı olmadan da hayatlarımıza devam edebilirmişiz gibi. Bu gözler The OA ve Sense8’in nereye bağlandığını görmeden de nefes almaya devam etti neticede.


Sydney Sweeney dışında herkesin diziden soğuduğu da belli. Neyse, fragmandan sonra internetin en azından moda konuşulan kısmında muhabbet Jacob Elordi’nin canlandırdığı Nate’in dolabının Matthieu Blazy döneminin Bottega’sı tarafından sağlanmış olması üzerine döndü. Düşünün ki bir zamanlar moda ve stil başlıkları; Sailor Moon efektli Hunter Schafer karakteri, erken 00’ler bad bitch vibe’ı, Devon Aoki enerjisine sahip Maddy Perez ve make-up tutorial’lar üzerine kuruluydu.
Jacob’ın üstünde gördüğümüz, süper popüler (Kate Moss’la ölümsüzleşen) Bottega gömlek bence iyi bir styling/kostüm hamlesi değil. Eğer dizide epey pahalı Bottega’ları satın alabileceğine dair bir kurgu varsa, o ayrı. Modaevleri tarafından sağlanan dolaplar hep bir karakter inşasına hizmet ediyordu. (Raf Simons, I am Love - Jonathan Anderson, Challengers - Nicolas Ghesquière, Irma Vep). Şu an için bildiğimiz kadarıyla Nate Jacobs’ın Zara ya da Bottega giyip şantiyeye gitmesi arasında bir fark yok. Yani Bottega tarafından sağlanan gömleğe Bottega muamelesi yapılmayacaksa da…
Jonathan Safran Foer ve Jonathan Franzen henüz okumadığım, okumayı çok istediğim iki Amerikalı yazar. İkincisinin -epey kalın- kitabı Corrections’ın bu hafta Netflix için diziye uyarlanacağı duyuruldu. Başrolde Meryl Streep. (Kitap şu anda Akaretler Minoa’da da var, ama uzun bir okumaya kendimi adayabileceğimi sanmıyorum). Dizinin Netflix yerine HBO ya da Apple’a yakışacağını söyleyenler çoktu; konuyla ilgili Güzelonlu’nun storylerinde bu hafta epey eğlendim. Netflix’i, ara sıra güzel işler de ortaya koyduğu için dert etmiyorum. Ve yine insan ara sıra bir geceden diğerine oturup binge watch yapabileceği dizi isterken, Heated Rivalry ve Love Story sonrasında şunu fark ettim: hafta hafta akan programı çok daha fazla tercih ediyorum. (Ya da şu sıralar hayatımda düzen arayışındayım.)
Meryl Streep’ten devam edelim. Devil Wears Prada turu Mexico City’de başladı, oradan Late Night şovlara sıçradı, bu sürede yeni filminin çekimleri devam ettiği için Emily Blunt’ı birçok yerde göremeyecekmişiz, ama onun yerine nostaljik hissetmek için Streep, Andy’nin mavi kazağını giydi. Bir kez daha günümüzü sadece nostaljinin beslediğini gördük - yani bunun için yeni bir örneğe ihtiyaç duyuyor muyduk? - Eskiden insanlar konuşulmak için set dedikodusu yayardı, simpler (ya da toxic) times.




Haftanın en iyi giyinen ismi Tokyo’da Super Mario filmini tanıtan Anya Taylor Joy oldu. Givenchy içinde. Dutch masterların natürmort işlerini anımsatan look’u Japon bahçelerinde hayal etmemiştim. Büyülendim desem abartmış olmam. Yine papağanlık yapacağım ama: Givenchy, özellikle de Sarah Burton’ın Givenchy’sini giyen herkes çok güzel. Meryl Streep, bana dünya üzerinde leoparı sevdirebilecek tek kişi olabilir (Givenchy ile). Sadece Givenchy de değil. Dario Vitale’nin bir an evvel yeni bir eve geçmesi gerekiyor. Alana Haim biricik koleksiyonundan neon elbiseyle. Mesela Donatella’nın kıyafetleri herkes için değildi, Dario çok kısıtlı bir altkültürü hayal ederek kurguladığı koleksiyonla giyen herkesi fantastik gösterebiliyor. Bu hafta en çok sevdiğim şeylerin başında zaten Dario günlerinden kalan Tiger collab’i vardı. Ayrıca, şu kadar minik bir spoiler vermek isterim ki, Devil Wears Prada’da Anne Hathaway’in nişanlasını canlandıran Nate karakterini artık salabiliriz; the Drama’daki Alana Haim gerçek villain!!!
Şimdi bunun espirisini yapmak isterdim, ama komiklikler konusunda iyi değilim ve punch line’ın ne olabileceği konusunda bir fikrim yok, ama Phoebe Philo; moda dünyasına en az Central St Martins kadar öğrenci/tasarımcı kazandırmıştır, tıpkı Nicolas Ghesquière gibi. Philo’dan mezun Drew Henry, aşırı hızlı bir şekilde Courrèges’ın yeni tasarımcısı olarak atandı. Portresi ekrana her düştüğünde neden şimdi 70’lerin porno yıldızını konuşuyoruz diye sorarken buldum (not derogatory). Tabii bir taraftan da insan ciddileşmeden edemiyor; CV mükemmel, ona lafım yok da, Avrupa’da CV’si mükemmel olanlar bir tek beyaz erkekler mi? Hani bunu kurumsalda çalışan arkadaşlarımla konuşurken zaten sürekli soruyorum ama, o toplantı odasında ARKADAŞLAR bu yaptığımız doğru mu diye ikinci kez soran kimse olmuyor değil mi?
Vibe olarak herkesin moodboard’una eklenmesi gereken bir diğer look. Carolyn Bessette’in Yohji Yamamoto’ları sınıfından The Row’un pre-fall look’uyla Carey Mulligan. Kendisi İngiliz kralı tarafından CBE ile onurlandırıldı. Nadir röportajlarda Mary-Kate ve Ashley’nin ilhamları arasında Issey’in oluşu mood’u tamamlıyor zaten. Zarif ve özenli.
Arter’de yeni bir sergi açıldı. Yapım Aşamasında. Aynı zamanda iki ayaklı bir sergi, vol 2 de Eylül’de, yeni sezonda gelecek. Mart 2027’ye kadar devam. En son İstanbul Bienali’nin de üç ayaklı olacağı duyurulmuştu ki sonra kedinin iki ayağı birden kırıldı. Sahi o gizem aydınlandı mı?
Her zaman şehirde aynı anda birçok güzel sergi olmuyor, geçen günlerde gördüğüm ve görmenizi isteyebileceğim bazı sergiler…
Galerist’te Defne Tesal ve Zilberman’da Nezir Akkul. İkisini üst üste görmek ipler ve çizgileri iki mekan arasında takip ediyormuşsunuz gibi hissettiriyor. Tesal’ın sergisinin başlığı da çok güzel. Nereye Düşeceğimi Bilmiyorum. Ocean Vuong ya da Lena Dunham’ın atacağı bir başlık gibi. Ya da Lana del Rey ve görünüşe bakacak olursak Olivia Rodrigo da. Yeni albümünün başlığına bayıldım. you seem pretty sad for a girl so in love. tam beni anlatıyor.
Depo’da Okyanus Çağrı Çamcı’nın “Sub Rosa” sergisi. Kuşaktan kuşağa aktarılan kadınlık halleri. Resimler çok güzel. Gezerken jaša müller aklımdaydı…
Salt Galata’daki “Toprakaltı” sergisi. Kısa filmi izleyin. (Gidince görürsünüz, bir ev konforundaki sehpada dergiler ve kolonya olanı).
Dünyanın Sarsak Muğlaklığı - Kasa Galeri’de. Hissettiğimle, sergi metni farklı şeyler söylüyordu, o yüzden detaya girmiyorum burada.
Geçen hafta başlayıp devamını getirmediğim bir konu. T Magazine’den ayrılan Hanya Yanagihara’nın yerine kim gelecek? Ekibinden Nick Haramis neden olmasın, kendisi daha önce Interview’ün yayın yönetmeni de olmuştu. Long shot, Rachel Tashjian nasıl olurdu acaba? Hayat hakkında “opulent tip” dağıtan biri dünyanın en has opulent tip yayının başında.. Diş kamaştırıcı.
Mark Thomas da Carven’den ayrılan isim oldu. Geçtiğimiz sezon 15+ tasarımcının ilk koleksiyonunu izlediğimiz dönemde o da kendi çıkışını yapmıştı. Mark Thomas, birçokları tarafından en kötü koleksiyon olarak adlandırılan Duran Lantink/JPG kadar konuşulmamıştı bile. Kötü olmaktan bile daha kötüsü, hiç ses çıkaramamak sanırım. Carven, en son şu anda Bottega’da olan Louise Trotter zamanında bile popüler değildi ya da birçokları tarafından pas geçiliyordu, Mark Thomas’ın Trotter’ın bayrağını taşıyarak onun kadar iyi iş çıkardığını söyleyebilirim. Konuşulmaması üzüyordu. Üstelik satışlar da iyi gidiyormuş…
Satışları iyi giden bir diğer marka: Bloomberg haberine göre Calvin Klein: Love Story sayesinde yükselmiş.
That comes after revenue at Calvin Klein in the most recent quarter, which ended Feb. 1, increased 3% versus the prior year period.
Nostalji zaten bildiğiniz gibi. CK sitesinde yakın zamanda 90s edit sekmesi açılmıştı. Bunun devamı da gelecekmiş.
Bu arada Carrie Bradshaw’ın en sevdiğim look’larından birini de bu şekilde anayım. Vaughn Wysel’dan ayrıldıktan sonra koyu kahve-siyah minik elbisesiyle hayvansı bir seksilikte yürüdüğü sahneyle beraber top 2 fashion moment’ım sanırım tüm diziden.
Ve Şanghay’daki Maison Margiela defilesi.



Modaevlerinin Çin’e gitmesinin en büyük sebebi tabii ki en büyük pazarı mutlu etmek. Ancak bu genelde Cruise/Pre-fall gibi koleksiyonlarını ülkeye taşımak—ki bunu yaparken kültüründen ilhamla hazırlanan birkaç parça araya eklemek işin raconuydu—ya da ana koleksiyonun bir tekrarını bölgedekilere sunmak adına defileyi tekrar etmek anlamına geliyordu.
Glenn Martens daha büyük oynamayı seçti. Hazır giyim ve Artisanal koleksiyonunu birleştirdi, Ocak ve Mart’taki Paris takvimini es geçti, direkt Şanghay’da şov düzenledi. Porselen ve balmumu gibi tarihte ilk olarak Çin’le ilişkilendirilen materyallerle gizemli bir dünya kurguladı. Kartları açık, tüm tuşlara aynı anda basıyor.
Modaevlerinin yaptığı bir diğer şey, gittikleri ülkenin en turistik mekanını, en sinematografik alanını seçmek. Neticede bütün dünya izliyor, gittiğiniz ülkeyi onurlandırmak istiyorsunuz; jetlerle taşıdığınız basın ve A-list oyuncuları da pohpohlamak istiyorsunuz ev sahibi olarak. Gaudi’nin parkı, Seoul’un köprüsü, Hong Kong’un sahil şeridi, Küba meydanı, Brezilya’nın, Kyoto’nun en önemli müzeleri…
Glenn Martens ne yaptı? Konteynerlerle dolu bir depoda yaptı defileyi. Başkaldırı mı? Değil! Martin Margiela geleneğini devam ettirmek amaç. 80’lerden bu yana Paris banliyölerindeki terk edilmiş oyun parklarından artık kullanılmayan metro istasyonlarına kadar birçok yerde defile yapmıştı, bizzat Martin Margiela. Ama Şanghay? 88’den beri ilk defa Paris dışına çıkmış oldu Maison.
Nostaljinin nostalji gibi hissettirmediği, ama markanın ruhu neyse onu devam ettirme hissi; bir taraftan yeni de olabilme düşüncesi. Ama geçmişi yok saymamak. Bu yüzden her seferinde Glenn, Jonathan ve Matthieu’nun günümüzün en önemli üç tasarımcısı olduklarını yineliyorum.



Henüz üç koleksiyon yaptı Glenn: 1) Artisanal, yani couture. Neden böyle bir başlangıç? Çünkü en son John Galliano 2020’lerin en görkemli defilesini sundu bize (hatta moda tarihinin. bir şekilde Martens ya ona meydan okudu ya da hikayeyi devam ettirdi diyelim). Sonra hazır giyim koleksiyonu geldi. O biraz korkutucuydu ve favorim olduğunu söyleyemeyeceğim, ama bu… Sezonun en iyisiydi.
Peki ne gördük ya da bana ne hissettirdi en önce:
Great Expectations; ama Venedik’te metruk bir palazzo’dayız. En yukarıdaki birinci look’ta olduğu gibi. İki, hemen yanında: back to basics. Terzilik 101. Üçüncüsü: Alien Superstar. Kısacası koleksiyon: Drama, Moda ve Gizem.
Evet, koleksiyon hazır giyimle couture’u karıştırıyor. Ama Martens, Galliano’nun aksine, sadece couture hayali kurmaktan zevk almıyor. Her gün giyeceğimiz kıyafetler ve onların nasıl “yeni” olabileceği üzerine de düşünceler geliştiriyor; yani Y/Project ve Diesel’deki yaklaşımını buraya getirdi. Trompe l’oeil oyunları ve kumaşla kurduğu o neredeyse deneysel ilişki, hacim ve oversize siluetlerle birleşti.
Bu sırada Perfect Magazine en ilginç birkaç parçanın yaratım hikayesini paylaştı. W Magazine China ise Interstellar’da uğradığımız, tanınmayan galaksilerden birindeki canlıların giymek isteyeceği türden kıyafetleri, en az onlar kadar ilgi çekici bir şekilde fotoğrafladı.

Romantizm var mıydı? Evet, vardı. Edward Cullen ve Bella Swan’ın gelinlik ve damatlığı… Gündelik hayat var mıydı? Evet… Bomber, yelek, deri pantolon; Tilda Swinton, Cate Blanchett ya da Julianne Moore’un giyebileceği türden kırmızı halı kıyafetleri de vardı. Ve evet… balmumuna batırılmış, kırılmış porselenlerden, yürüdükçe ortamı tekinsizleştiren parçalanmış formlardan hazırlanan elbiseler; akışkan ve yapışkan formuyla insanın içini dışarı çeviren, (defilenin hemen başındaki) elbiseler de. Karanlık bir mizahla, gotik takılan ama peçeli yüzlerle her güne eşlik edecek deri bir kaban… Ruh olarak Martin Margiela’nın temelinde hep ikinci bir hayat vermek yatıyor. O yüzden bu koleksiyonda da Paris’in köhne köşelerinde kumaş ve giysi avına çıkan ekip onları ileri dönüştürerek yeni bir hayat verdi.
Gösterişsiz olması amaçlanan her şey bir anda gösterişli bir evrene dönüşüyor. Metal zırhı andıran elbiseler de mekan olarak seçilen tersane/antrepo da…
Haftanın kapakları
Dağlar kızı reyhan… Rakımı yüksek kaya parçalarına merakı olan kim? Kendini kayalardan aşağıya bırakan ya da kayalardan aşağıya itilen (were you silent, or silenced tonunda okuyun) İsak Andic dışında yani. New Mountain Magazine isimli bir yayının varlığından haberdar mıydınız?
Chanel setinden, Arter sergisine bu aralar her şey under construction. (Belki benim hayatım da) Yeni New Yorker kapağı…






La Repubblica’nın eki d’nin yeni sayısı “the vinyl issue”. sayının temasıyla uyum içerisinde derginin formatı kare olarak hazırlanmış bu kez. hikaye petra collins imzalı, (og euphoria karakter posterleri yaratıcısı)
HTSI, Anthony Vaccarello’nun Saint Laurent’daki 10. yılını kutluyor. Yazısını okumadım ama Nick Haramis’in T Magazine’deki hikayesini çok detaylı bulmuştum - ki vaktinde haklarını alıp nu-look’ta yayınlamıştık biz de. HTSI nasıl ele aldı henüz görmedim ama çekime bütün Saint Laurent - usual suspects kişileri eşlik ediyor. Aileye yeni katılan Connor Storrie, forever muse Anja Rubik, Kate Moss…
Geçen hafta ELLE’in Sofia Coppola kapağını konuşmuştuk, bu hafta Nisan sayısında bir opsiyonun daha olduğunu gördük. Olivia Dean cayır cayır yanarken…
Stefano Tonchi’nin bazen Bazaar İtalya’nın başında olduğunu, sevdiğimiz M/M Paris’in kreatif yönetimi altında yayının diğer Bazaar edisyonlarından farklı konumlandığını ve özgün fontlara/grafik dile sahip olduğunu unutuyorum. Kapakta Chanel couture. Haute couture sezonunun eğlenceli dramasının enerjisi içinde…
Ne okumaya çalıştım?
En azından tab’lerimde yan yana açık duranlar.
Jose Criales Unzueta’yı takip ediyor musunuz? Vogue Runway’dan Vanity Fair’e transfer olan yeni favorim bu hafta Miguel Androver’le röportaj yapmıştı.
Lena Dunham yeni biyografisi sebebiyle bu aralar pek aktif. Instagram’da Girls anılarını canlı tutarken, New Yorker da Famesick başlıklı kitabından bir bölüm yayınladı.
Tüm moda dünyası bu ara sadece iki sergiyi konuşuyor: 1) MoMU’daki Antwerp 6 ve V&A’daki Schiaparelli, Rachel Tashjian’ın fikirleri var tabii ki.
The Drama izleyenler için: Vulture’da daima provokatif Angelica Jade Bastien’in fikirleri…
Ya da dinlemek… Glenn Martens ve Nicole Phelps söyleşiyorlar. The Run-through with Vogue.
Haftanın fotoğrafı
Jon Hamm, Mr Porter; Paul Anthony Kelly, Dior için. Nikolaj Coster-Waldau ile Kopenhag’da akşamüzeri şarabı?



Teşekkürler, gelecek sefer görüşmek üzere!


