Recap #79
Eylül kapakları vol 1, Kopenhag Moda Haftası, Vittoria Ceretti, insanlar ne hakkında konuşuyor?
Haftayı, vücuduma güzel oturan, 🍑 hattımı ve bacaklarımı muazzam gösteren bi’ jean, “crisp” dedikleri türden düz beyaz bir tişört (göbeğimi daha ufak gösteren bir kesime sahip) ve siyah flip flop’larla Kopenhag Fashion Week’te ordan oraya savrulduğumu hayal ederek geçirdim… Bu hafta aynı zamanda Jabob Elordi’nin boşa çıktığını öğrendik, Carrie’nin eskiye olan takıntısının sadece erkeklerle sınırlı kalmadığını ve evinden kopamadığına da şahitlik ettik. VMA adaylıkları açıklandı…
ama önce haftanın şarkısı;
remix dinlemekle aram hiç yoktur; ama geçen hafta Murakami’nin The City and Its Uncertain Walls’unu okurken yan plajdan gelen sesle beraber bir haftadır, Madonna, Gogol Bordello - La Isla Bonita (konser kaydı olmayan)’ya takılıp kaldım. #goodvibesonly
Onun dışında iki gün önce Romy Mars’ın yeni single’ı Ego geldi. Sofia Coppola’nın kızına destek olmak isterseniz şarkıyı stream edebilirsiniz. 2002 Nickelodeon ass music! (bir sefer dinleyip geçebilirsiniz).
Murakami’ye dönecek olursam
Her sayfayı, hissi, hareketi Ryul Seong’un çizimleri gibi hayal ettim. Ama bunun en az keyif aldığım Murakami romanı olduğunu söyleyebilirim. Klasik motiflerini sanki ChatGPT’ye koymuşlar ve Murakami gibi yaz demişler hissinde. Diğer eserlerini hatırlatan ama onlardan daha iyi olmayan bir roman. Murakami hep Latin Amerika edebiyatındaki büyülü gerçekliğe Japonların cevabı gibi. Bilmiyorum sadece Murakami de değil aslında, belki benim seçimlerimin rastlantısallığı, belki Japonya’ya henüz gitmediğimden ve ülkeye dair her şeyi gözümde romantikleştirdiğimden… Günün en sıkıcı detayı bile ilgi çekici geliyor (biraz her iyi yazarın yaptığı sanki neyse bilemedim).
Haftanın kapakları
eylül biraz bende generational trauma gibi. belki de henüz sivil hayatta geçirdiğim yılların okuldakilere oranla daha az olmasından kaynaklanıyordur. eylül demek okul demek, kış geliyor demek ya da candy pratts price’a göre january of fashion. yeni başlangıçlar ve sözler üzerine konuşmaya başladığımız zaman demek. 11 ayın sultanı!
geri kalan aylarda yayınlanan sayılar spesifik olarak kapakta yazılan tarihlerin içeriğine odaklansa da eylül biraz fall preview gibi (ay manasız mı yazdım, kasım sayısının kasım ajandasından oluşması gibi işte).
eylül sayılarının birçoğunun (henüz ağustos tatilleri bitmeden kiosklara varmasıyla) insanların tam da tatilde oldukları sırada “plaj okuması” gibi yayınlanması da ilginç bence. geri dönüş için heyecanlandıran teklifler… “şehre geldiğinizde kasvet karşılamasın sizi” der gibi. olacaklara, alışveriş listelerine ön hazırlık.
gözlemlerime göre unofficial bir takvim içindeyiz. eylül ve sonbahar kapaklarını ilk düşüren Perfect Magazine oluyor. Onu İngiliz aylıkları takip ediyor. Son zamanlarda Vogue normal akışta -ayın ikinci yarısı- yayınlansa da İngilizler nedense bir önceki ayın ilk günlerinde piyasadalar. ne bu acele? En son gördüğümüz “mecmua” da (dergi ve kapak demekten sıkıldım) ekim ortası gibi Fantasic Man. (İlkbahar’da da benzer bir düzen söz konusu). Neyss. Gelecek birkaç hafta içinde “haftanın kapakları” kısmı dolup taşacak. İlk seriyle başlayalım.
T Magazine
Toronto Film Festivali’nde ilk gösterimini yapacak sonra da Kasım ve Aralık’ta vizyona girecek Chloé Zhao’nun yeni filmi Hamnet’te Jessie Buckley, Paul Mescal ve Joe Alwyn başrolde. Jessie, T Magazine’in de kapağında. Buckley’i 2026’da vizyona girecek Maggie Gyllenhaal’ın Frankenstein yorumu olan “The Bride” da izleyeceğiz. Buckley’i glossy denilen parlak kuşe kağıtlı moda yayınlarında görmemiz pek olası değil, elbette generational wealth, old money estetik (zamane gençleri bunu çok seviyor anlamış değilim) kültür seviyesi yüksek kesime hitap eden okur-yazar kimselerce takip edilen dergilere çıkacaktı… (Gentlewoman ve Another için de kaliteli bir opsiyon)



IN EARLY MAY, when I meet Buckley in London, the sky is a luminous dark blue until almost 9 at night, and the horse chestnut trees are blooming with candles of tiny cream flowers. The plan is dinner in Soho, followed by the opening night of a play on the West End.
[Daha önce söylediğime emin olduğum şey: Bir editör/yazar/dergici/gazeteci ünlü birinin profilini yazdığında en merak ettiğim şey nerede buluştukları ve ne yaptıkları.]
Kapak elbette pretentious New Yorker’ların seveceği, Hanya Yanagihara’nın gururla hava atabileceği bir estetikte. Minimal ve tiyatro düşkünü. Neredeyse tek kişilik bir oyunda gibi, sahneye hakim, tüm varlığıyla dergi sayfalarını kaplıyor. Jessie’nin kendi personasıyla da uyum içinde. Röportajın tamamını okumak, Craig McDean’in sofistike fotoğraflarını görmek isterseniz link’i de bırakıyorum.
Arch Digest


AD’nin her eylülde olduğu gibi 2025 edisyonunun teması da “Style”. Carolina Herrera’nın kreatif direktörü Wes Gordon ve sanatçı eşi Paul Arnhold’un evindeler. Kapakta da çocukları. “Heartstopper” ama yetişkinler için, insanın içini eriten bir hikaye.
Ama esas konuşmak istediğim hikaye:
Daha önce The New York Times’ın, bugünlerde New York Magazine’in (the cut, vulture) moda eleştirmeni olan Cathy Horyn’in böyle tatlı bir yerde Amerikanvari dolce vita yaşamasını hayal etmiyordum. Daha maskülen, daha şehirli ve kir pas içinde bir dağınıklıkta canlandırıyordum (west village ya da park slope evi). Kir, pas derken de gözle görülür tozlardan bahsetmiyorum, filmlerde-dizilerde New York publishing dünyasında yaşayanların evleri gibi. Dergi, gazete yığınları, cool ama şık değil.
Lady, bahçe araç gereçlerinin arasında o Prada çantanın işi ne mesela? Very chic! Hayalimdeki çantanın Prada olması ve Cathy’nin onun içinde bahçe araç-gereçlerini saklaması….
Her sezon, yılda dört kez, genelde muazzam güzel, zaman zaman sıkıcı ve kötü koleksiyonlar gören, o koleksiyonları izlemek için dünyanın en şık, cool, zaman zaman da mimari harikalarını ziyaret eden bir kadın nasıl bir yerde yaşamak ister, nasıl bir hayat sürmek ister?
1942 yapımı Mrs. Miniver filminden etkilenerek çiftliğinin adını da Miniver koymuş. Yazar dediğin işte! Çiçek çiftliği kurmak isterken de hayallerinde biraz değişikliğe gitmiş. (Her hafta öyle ya da böyle konu bahçeciliğe geliyor anlayacağınız)
Cosmopolitan
En son ne zaman gözden düşen bir derginin şahlanıp insanların yeniden konuşmaya başladığı bir yayına dönüştüğünü görmüştünüz. Sosyal medya ve internetin ne istediğini/neyi sevdiğini bilen, print’in de değerini unutmayan Willa Bennett, HighSnobiety’den (yayıncılıkta anda kalmanın kitabını yazan king of cool) mezun olduktan sonra Cosmo’nun ve Seventeen’in başına geçmişti. Derginin başına geçtiği andan beri de popüler kültürde etkili kim varsa onu kapak yaparak hem kişinin hem de yayının konuşulmasını sağladı.
Minik bir dipnot: Margaret Qualley Chanel kızı olmasına rağmen kapakta Versace giyiyor.
Cosmopolitan bir marka adı olarak 1880’lerde tescilleniyor ancak “aile” dergisi olarak. Sonra edebiyat dergisi işlevi görüyor. Dünyanın en bilindik ve en fazla satılan yayınlarından birine dönüşmesi yani bugünkü içerik formuna ulaşması ise 1965’te oluyor. Willa Bennett derginin 60. yaşını kutlarken 32 yıl boyunca derginin başında olan Helen Gurley Brown’ı unutmuyor. Helen aynı zamanda derginin başındaki ilk kadın yayın yönetmeniydi.


Wallpaper
Yılın en sevdiğim sayılarından biri, her eylül ve mart’ta Wallpaper magazine süzgecinden geçen STYLE issue.

Kadın koleksiyonlarında çokça kürk vardı bu sezon, ki burada yansımasını görüyoruz. erkek kapağı tam bir anti-kahraman ve seksi. ikisi de lüks, burjuva ve retro. her ikisi de yere bakan, yürek yakan… ama paris sokaklarında 70’ler filmlerindeki gibi aylak aylak yürüyorlar, belki Chantal Akerman karakteri. güç ve yalnızlık arasında bir yerdeler gibi…
sevdiğim şeyi söyleyeyim kapak kredileri. moda dergilerinin kapağında full look görmeye alışığız. burada ise gerçek bir styling, editör gözünden/elinden çıkma bir edit yeteneği ve styling yaklaşımı var. Her iki kapakta styling Jason Hughes. Fotoğraflar ise Nicole Maria Winkler, ve sağda Melanie + Ramon
Perfect Magazine
Charlize Theron’un ve Giorgio Armani’nin Perfect kapağını baş başa paylaştıklarını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Katie Grand favori kızlarına iltimas geçerek onlar için özel içerikler yapmaya devam ediyor. Sırada Miley var. Altı kapakla. Hepsi de “very on brand” dediklerinden. Miley favori modaevleriden Alaïa içinde, Miley çıplak, Miley Sofia Coppola filmi Marie Antoinette’in kostümleri içinde.
My best friend Lesley said, "Oh, she's just being Miley"
Resim çizer gibi fotoğraf çekip yüksek sanat yapan Paolo Roversi kapakların arkasındaki isim.
Katie Grand bazı şeyleri seviyor. Sevdiği kızları soymak gibi. Pop Magazine’de Kylie Minogue’u, Love’da Beth Ditto ve Kate Moss’u ve diğer süper’leri… Ya da costume drama hikayeleri gibi. Miley ve M. Antoinette ya da Love’daki Downton Abbey kostümleri gibi. Ya da kapak isimlerinde overlap olması gibi, hem Love’da hem Perfect’te… Selena Gomez’e, Rihanna’ya özel “zine” yapması gibi. GİBİGİBİGİBİ




haftanın diğer kapakları
Casa Brutus senenin en iyi müzeleri hakkında bir sayı yapmış.
M kapağında, elçisi olduğu Louis Vuitton içinde Renate Reinsve, “kuzey yıldızı” başlığıyla. Renate’yi bu kış bir kez daha Joachim Trier filmi Sentimental Value’da izleyeceğiz, Elle Fanning’le beraber. Sonbahar press turlar epey şık geçecek.
Singapur’un geçmişi bir zine aracılığıyla öğrenmek isterseniz ne yaparsınız?Gidip meantime.zine okursunuz.





Hintli bir fotoğrafçı gözünden Berlin’den Frankfurt’a bu haftanın Zeit Magazine konusu.
Trans forming liberty, başlığıyla New Yorker…
Variety kapağında ise new-gen hollywood.
random
Carolyn Bessette-Kennedy ve John F Kennedy, JR. sadece Ryan Murphy dizisinin değil yeni bir CNN belgeleselenin de konusu. Amerikalıların bir Royal Family’e sahip olamamasından dolayı geliştirdikleri takıntı.
Şimdi çok saçma bir şey diyeceğim. Jean-Baptiste Del Amo’nun kitabını okumaya başladım. The Son of a Man, Fitzcarraldo Editions tarafından yayınlanan versiyon. Hani şu Yves Klein mavisi zemin üzerine beyaz fontla yazılmış yazar ve başlıklı kapakları olan. Aynı yayınevinden daha önce Olga Tokarczuk’un Flights’ını almıştım ama bir türlü başlamadım -3seneoluyor. Neyse bu yayınevinin kitaplarını elinizde tutmanın hissi çok başkaymış. Dünyanın en iyi ipeklerinden tasarlanmış bir Armani ya da Dior couture gibi. Avuca çok güzel sığıyor, çok güzel katlanıyor vs vs. 032c’de ve New Yorker’da yayınevi hakkında yazılar çıkmış zamanla. Böyle şeyleri normalde pek merak etmem ama yayıncı ve yayınevi hakkında ilk defa bu kadar çok şey bilmek istedim. Bugünlerde 10. yaşını kutlayacak, Jacques Testard tüm bunlara 30 yaşında girişmeye başlamış. Google Images’da random bir fotoğrafına baktığınızda da tam çok bilmiş Monocle erkeği tipi var.
2000’lerde Live 8 konserlerinden hiçbir şey kaçırmamak adına TV önüne zincirlendiğim cumartesiler olurdu. aynı anda dünyanın en büyük metropollerinde, dünyanın en büyük starları sahne alırdı. bugün konu filistin olunca birçokları için bunu yapmak yemiyor. ama elbette tarihin doğru tarafında olmayi seçen gruplar, müzisyenler var. Brian Eno öncülüğünde Wembley’de 17 Eylül’de Damon Albarn, Jamie xx, James Blake, Hot Chip, Paloma Faith, Rina Sawayama sahne alacak.
Kopenhag Moda Haftası devam ederken (aşağıda) Tokyo’da da defileler düzenleniyordu. Favorim Soshiotsuki oldu. 80’ler city pop şarkıları, Jennifer Connelly’nin Sony reklamlarına çıkmasını isteyen corporate beyaz yakalılar look’ları. şahane bir moodboard!






Sırf Japonlardan konu açıldı diye:
Japon porno endüstrisi hakkında bir dizi Naked Director. İzleyin kesin.
Alice in Borderland’in üçüncü sezonu da 25 Eylül’de geliyor.
Naomileştirmek istemediklerimizden misiniz? Vittoria Cerretti, senden bahsediyordum. Avrupa’nın ithal ettiği new gen modellerin arasında en cool’uydun! Hadi Leo’yla aşkına okey dedik. Ama Bezos-Sanchez’le Ibiza’da double date? Brad Pitt yakışıklılığının, Leo yeşil dünya sözcülüğnün arkasına saklanarak ortalama bir boomer’dan farksız. (Not to mention, Leo’nun Tel Aviv’de otel açmak istemesi…) Naomi gibi sen de elini pis işlere bulaştırma, lütfen!
Vogue Business bir dosya hazırlamış. Biraz geç kalınmış bir içerik ama paywall’un arkasında olduğu için tam da okuyamadım. Son birkaç sezondur Hande Erçel ve Boran Kuzum’u defilelerde çok fazla görür olmuştuk. Cannes ve Venedik’te marka sponsorları sayesinde Türkiye’den elçilerin halılarda yer aldığını da izledik. Biraz yanlış tespitlerle lokal markalarımız hakkındaki Bof makalesinden sonra Vogue Business’ın da yanlış temsilcilerle haber yapması… Arkadaki PR nereden merak ettim….
insanlar ne hakkında konuşuyor?
vogue business yazısını okuyamadım ama bu hafta kelimesi kelimesine daldığım dört yazı.
1
dazed diyor ki 2013 instagram estetiği geri döndü. ben since 2013 aynı şekilde devam ediyordum zaten.
“I’m not sure many young people want old Instagram back, because we can’t really remember it,” he says. “I think it’s more about people wanting to post more and more.” Erasing curation culture from our minds would take even longer than an app update. “Unfiltered feeds will be on the rise, still curated but in a more authentic, less polished way, particularly among younger generations,”
2
şimdi ssense beni bu listeye dahil etmemiş ama hâlâ stylenotcom ya da kimbino gibi hesapları takip ediyorsanız üzgünüm ama çok geride kaldınız. ssense ingilizce, japonca ve korece yayın yapan ve akışınızda yer alması gereken account’ları toplamakla yetinmemiş bir de q&a var.
We keep the platform [Sabukaru] as independent as possible. We’re very selective about who we work with and would rather say no to an activation that doesn’t fit. I don’t want us to become just another magazine full of product news, advertorials, and paid posts.
3
Instagram’da fat anna wintour ismiyle tanıdığımız Anastasia Vartanian Glamour UK için MiuMiu’nun [altkültür markanın] nasıl mainstream’leştiğini yazmış.
It's hard to pin down why exactly it went so viral. Perhaps it was Lotta Volkova’s unique flavour of Gen Z styling. Maybe it was Miuccia’s ability to tap into the cultural zeitgeist.
4
hani fırtına estirdi, yürek hoplattı, damga vurdu, eşsiz boğaz manzarası, x rüzgarı… vs vs 90’lar kelebek kolay sözcük öbekleri vardır… bunun gibi düşünün here is why ile devam eden kalıplar ve niceleri. neden bütün yazıların başlıkları aynı oldu. ve şimdi nasıl değişiyor. ny mag diyor ki, seo devri bitti, geo devri başladı. google’da öne çıkmak için basmakalıp şeyler yazılıyordu, onun yerine otantik olun… ya da chatgpt işini azaltın işte.
If you want to get cited, she says, you should publish content with that in mind.
kopenhag moda haftası
long weekend olması planlanarak çıkılan tatillerin dönüşünde insanların “abiii orda insanlar hiç öyle değil, şöyle böyle yaşıyor” demeleri vardır ya, şimdi buradan oturup kopenhag moda haftası hakkında konuşmam da buna benzeyecek. çünkü hiç gitmedim ve gözlemleyemedim. kopenhag ve kopenhag halkı hakkında bildiğim/tahmin ettiğim nadir şeylerin başında yaz üniformalarının extra baggy bermuda şortlar/jortlar, beyaz atlet ve üzerine atılan bir gömlek şeklinde olmadığı yönünde. ama buna bile emin olamıyorum. birkaç sene önce seoul’un sokaklarında doğduğuna emin olduğum, önce kendini güney kore sevdasına kaptırıp oradaki hesapları takip ederek stili kendilerine kopyala-yapıştır yapan gençliğe bulaştı, sonra bushwick’ten topağacı’na mactha içenlerin dolabına kadar dalgalandı. yani o yüzden Nørrebro’nun minimal tasarımlı ve sıkıcı renklerdeki kafelerde bu stilin de izini görmek mümkündür belki de… boy farkı bütün silueti değiştiriyordur.
kopenhag moda haftasının neden ve nasıl popülerleştiği konusunda bir fikrim yok, ama tahminlerim var. ganni ve cecile bahnsen moda ataşesi olarak ülkeyi temsil etmeye başladı. moda haftasıyla paralel düzenlenmemesini asla anlamadığım fashion summit şehri bir şekilde moda endüstrisi içinde influencer konumuna getirdi. tiktok ve instagram scandi-chic’le obsessed olmuşken defilelerden daha çok sokak stili yakından inceleniyor. tokyo, seoul ve şanghay gibi şehirlere erişim hâlâ kolay değil (jetlag, gitmişken uzun kalmak vs vs) - ama kopenhag kapı komşusu.
Editörler Avrupa seyahatleri sırasında (denize girmek için New York’tan küçük bir Yunan adasına uçma fikrinin insanın içini nasıl kıpır kıpır ettiğini merak ediyorum) birkaç gün tatile ara verip Danimarka başkentine akın ederek maximal layering’le minimal görünmeyi başaran siluetleri yerinde izliyorlar.
yine de kopenhag moda haftası deyince, londra ve new york’la özdeşleştirdiğimiz bir genel stil var mı emin değilim?
Ufak bir cheat sheet:
En popüler markalar: Marimekko, Rotate, Cecile Bahnsen (Cecile geçen sezonlarda Paris’e göç etmişti.) Baum und Pferdgarten.




Baum und Pferdgarten Bahnsen MGC sonrasında dior’u devralabilecek yeni nesil kadın tasarımcılardan biri olabilirdi, henüz tam olgunlaşmamış bir potansiyel var. romantik transparanlar, feminen ama seksi olmayan çiçekler (bir parça simone rocha) onun takıntısı.
Finlandiya doğumlu Marimekko bakınca insanı mutlu eden bir renk cümbüşü. Matisse işleri gibi, Marni ve Pucci karışımı. Kopenhag’ın bu sezon ana trendlerinden biri beyaz, diğeri 70’ler. Marimekko’da yer yer saykodelik 70’ler. her şey limonata gibi ve çizgiler. Her bir koleksiyon bir diğerinin devamı gibi burada. Baum und Pferdgarten’da kalın şeritler Marimekko’yu devam ettiriyordu sanki. Sadece MM’de olduğu kadar bakınca insanın içini açmıyor ya da çocuksu değil daha grown-up. Biraz da atları bağlayın bu geceyi burada geçiriyoruz.






cecile bahnsen - marimekko Freya Dalsjø 6 yıl aradan sonra geri döndü.
Sunflower: Aki Kaurismäki karakterlerin giymek isteyeceği look’lar. 9’dan 5’e fabrikada, akşam 9’da ise mahalle pub’ında bira içenlere eşlik etmek için bro’larıyla canlı müzik yapanlar…




sunflower Caro Editions: Köprü altı aşıkları. Karı-koca olan markanın kreatif direktörleri evlendikleri Knippelsbro’daki köprüye geri dönmüşler. iskandinav denince akla pek gelmeyen motif ve detaylar, polka dot’lar ve Danca yazılmış romanlarda görebileceğiniz gelinlikler (duh) var.
Rolf Ekroth: Polka dot’ların olduğu diğer koleksiyon. Ama Caro’da olduğu gibi İtalyan romantizmi değil de daha grunge. Defile şehrin hemen dışında bir parkta/ ormanlık alanda düzenlenmiş. Parkalar settling’le çok uygun. (Fav koleksiyonum)






caro editions + rolf ekroth Scandi Minimal koleksiyonları: Skall Studio, Aiayu, Cmmn Swdn
haftanın fotoğrafı
Manny Jacinto ve jawline’ı.


Teşekkür ederim! Gelecek sefer görüşmek üzere!







